Mescidde riyâ-pîşeler itsün ko riyâyı,

Meyhâneye gel kim ne riyâ var ne mürâyî

 

beytini kastederek; “Ey cemaat! Her kim bu beyti
okursa kâfir olur. Zira bu beyit apaçık bir küfürdür, bunu yazan adam hâlâ
fetva makamında bulunuyor.” diye bağırıyordu. Beytin küfür olduğunu söylerken
bu beyti yazan şeyhülislâmı; yani dönemin en yetkili din adamını da küfürle
itham ediyordu.

Gerçekten de akla gelen ilk anlamıyla ele alınınca
şair bu beytinde insanların mescide değil onun yerine meyhaneye gitmelerini
istemektedir. Hem de bunu söyleyen, dönemin en yüksek din işleri makamında
bulunan biridir. Kısacası böyle bir şeyi asla söylememesi gereken kimsedir.
Vaiz bu uyarısının ardından cemaatin infiale gelmesini bekliyordu. Cemaatin bir
kısmı gerçekten de bu sözleri dinledikten sonra kızarak ayağa kalkmıştı. Ancak
bu kızgınlık vaizin beklediği gibi şaire karşı değil şairi suçladığı için
kendisine karşıydı. Çünkü dinleyenlerden bir kısmı beytin derinliklerindeki
nükteli mânâyı anlamış, anlayamayanlar ise şeyhülislâmlık makamında oturan
birinin vaizin anladığı gibi küfre götürecek bir şeyler söylemeyeceği düşüncesindeydiler.
Bunlar; «Böyle bî-pervâlık ve müftî-i asrı tekfîr etmek ne demektir?!.» diyerek
camiyi terk edip gitmişlerdi.

 

Cemaatin anladığı fakat vaizin bilmediği şey neydi?

Edebiyatın en bariz vasfı kelimelerin gerçek
anlamlarının dışında mecaz yoluyla farklı anlamlarda kullanılmasıdır. Böylece
söze nükte, espri, oyun, anlam derinliği katmak hedeflenir. Bunlardan biri
şaraptır ki edebiyatta bazen gerçek anlamının dışında aşk karşılığında
kullanılır. Şarap aşkın remzi olunca, şarabın içildiği meyhane de aşkın mekânı
olan «gönül» ya da aşkın anlatıldığı yer olan «tekke» olur. Meyhaneci veya
sâkî, mürşidin, insân-ı kâmilin remzi olur. Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın,

 

Sâkiyâ gülzâr-ı cansın dem-be-dem

Gönlümü meyhâne ettin âkıbet

Gel ey Hakkı gönül meyhânesine

Ki hoş bûy ile hoş hammâr olursun

 

beyitlerinde gönlü meyhaneye benzettiği açıkça
görülmektedir.

Yukarıdaki beytinde Şeyhülislâm Yahya’da meyhane
ile bunları kastetmektedir. Ayrıca ilk mısrada, döneminde mescidde yapılan ibadetlerin
gösterişten ibaret olduğunu vurgulayarak tenkit etmekte ve ibadetlerde riyanın
olmaması gerektiğine dikkat çekmektedir. Meseleye bu yönden bakıldığında
Şeyhülislâm Yahya’nın edebî ve nükteli bir şekilde dönemini tenkit ettiğini
anlamak hiç de zor değildir.

 

Şeyhülislâm Yahya, dönemin kaba, ham sofu
vaizlerinden şikâyetini başka beyitlerinde de sürdürmüştür. Bir beytinde de
ihtişamlı kavuğu, gösterişli cübbesi sayesinde uçup cennete gitme ümidinde olan
vaize çatmakta, onu ebleh olarak nitelemektedir:

 

Vâiz bu rütbe sıklet-i tâc u kabâ ile

Uçmak ümîdin etmez idi ebleh olmasa

 

Beyitte kullanılan «uçmak» kelimesi hem uçmak hem
de cennet anlamında tevriyeli kullanılmıştır.

Şeyhülislâm Yahya için gönül merkezdir. Allah
sevgisinin mekânı ve nazargâhı orasıdır. Orayı Allâh’ın feyiz parıltısı ile
aydınlatmak gerekir: Bu hususu; “Ey Yahyâ! Allâh’ın feyiz parıltısı bir gönle
dokunsa, o gönül nâçiz bir zerre iken âlemi aydınlatan güneş oluverir.”
anlamında aşağıdaki güzel bir beytinde dile getirir:

Bir dile Yahyâ dokunsa pertev-i feyz-i Hudâ

Zerre-i nâçîz iken horşîd-i âlem-tâb olur

 

Yahya Efendi bu hususu gayet iyi takdir etmiş,
insanlığın, hayatın, Hakk’ın ve hakikatin yolunun oradan geçtiğini görmüş, bu
anlayışı içinde yaşatmış, Allâh’ı ve sevdiklerini üzerim korkusuyla gönül
kırmaktan sakınmıştır.

 

Fatih Camii vaizlerinden Hurşîd Çavuş’un kıssasına
tekrar dönecek olursak bu hâdiseden sonra herkes Şeyhülislâm Yahya’nın kendini
küfürle suçlayan bu densiz, edep ve edebiyattan uzak cahil vaizi görevden
almasını, cezalandırmasını bekliyordu. Ama o bilindiği kadarıyla böyle bir şey
yapmaya gerek görmedi.

 

Meftûhdur erbâb-ı dile bâb-ı mahabbet

mısraının anlamına uygun bir gönül ehli olarak
sevgi kapısını açık tuttu. Şeyhülislâm Yahya, döneminde nüktedanlığı, yeri ve
zamanı geldikçe sözünü esirgememesiyle tanınır. Kaynaklar onun bu tarz birçok
fıkra yollu macerasından söz eder. Bunlardan biri şöyledir:

 

Ömrünün sonuna doğru İstanbul Kâdılığına yükselen
Hocazade Ali Efendi henüz bu makama gelmemiş ve ikbal basamaklarının başında
iken sonradan Şeyhülislâm olan biraderi Mes’ud Efendi bir aralık kendisinden
rütbe olarak öne geçince, efendi öfkesine mağlûp olarak annesinin yanına
gitmiş, kardeşinin kendisinin önüne geçmesini hazmedemeyeceğinden bahisle onu
mutlaka öldüreceğini söylemiştir. Kadın bu durumdan korkarak doğruca zamanın
şeyhülislâmı olan Yahya Efendinin yanına gitmiş. Durumu anlatarak;

 

“–Aman efendim, şu Ali’ye de kardeşine verilen
rütbeden ihsan buyurun. Yoksa Mes’ud’umu öldürecek!” diye yalvarmış. Yahya
Efendi birkaç defa:

“–Korkmayın öldüremez!” dediyse de hanım:

“–Vallâhi öldürür efendim, yemin etti. Öfkesi
galiptir ne olur ilgilenin!” diye isteğinde ısrar etmiş. Konuşma uzayınca Yahya
Efendi dayanamayıp demiş ki:

“–A kadın, nasıl öldürebilir? Öldürürse onu da
öldürürler. Onlar öldürünce sen de kederinden ölürsün. Fakat felek o kadar
müsait değildir ki, üçünüzü de öldürsün de bizi elinizden kurtarsın.”